Halep

Kar atıştırıyor. Aralık ayının soğuk havasını ciğerlerime çekerek geldiğim ofisimde, Azam Ali’nin o müthiş All of the World parçası eşliğinde Al Jazeera’nin Halep’teki son durumu anlattığı videoları izliyorum. Muhaliflerin, yada Eset Hükümetinin kanalında gelen haberlerin hepsi birbiri ile çelişe dursun videolarda enkaz altındaki vücutları görüyorum, kan revan içinde insanları.

Tamda o sırada aklıma geliyor.  2005 Eylül’ünde Gaziantep’ten bizi Haleb’e götüren taksicinin çocuğunun yaşayıp yaşamaması.  Akıcı Türkçe’si ile yaklaşık iki bucuk saat süren yolculuğumuz esnasında anlatmıştı yeni doğan bebeğini, hemşire olan karısını, ailesini. Dede’si  1915 yılında tehcir sırasında Erzurum’dan  gönderilmiş. Hama yakınlarında bir yerde bir takım kanlı olaylar olmuş, ailesi oradan Halep’e kaçmış. Halep de o sıralar Osmanlı yönetiminde olmakla birlikte sakinmiş, oraya yerleşmişler. Evlerinde hala Türkçe konuşulduğunu öğrendiğim zaman çok anlayamamıştım nedenini. Düşman değil sadece kırgınlıkları varmış bizlere. Halep‘de altmış yetmiş bin civarı Ermeni nüfusu olduğunu Türkmenlerle beraber Arapların, Hıristiyan’larla beraber Müslümanların tarihe dantel dantel işlenen Doğunun Kraliçesinde yani Halep’te müthiş bir uyum içerisinde yaşamlarına hayran kalmıştım.

İzlediğim haber videolarının arasında aldığı hasardan dolayı zor tanıdığım El Tevhit Camii’nin tam karsısında bir restoranda yediğimiz naneli kebabı, zahter salatasını, kızarmış peynirinin tatlarını uzunca bir süre daha unutamayacağımı biliyorum. Şehrin yumuşak iklimiyle, kültür ve sanat çevresiyle, eğlence hayatıyla, zengin mutfağıyla insanları kendine çeken bir özelliği vardı. Kebabın kökeni tartışmalarında da Adana ve Urfa’ya rakipti. Camii diyince Mimar Sinan’ın yaptığı ilk cami olan Hüsref Paşa Camii Halep’tedir.

Tarihi M.Ö. 3000’li yıllara uzanan Halep Kalesi’nde çeşitli Mezopotamya devletleri, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Arap hâkimiyeti, Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu devirleri yaşanmıştır. Suriye’nin sürekli ticaret ve üretim merkezlerinden biri olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Bursa ve İstanbul’dan sonraki en önemli dokumacılık merkezi Halep olmuştur. İpekli dokumaları ve sabunları Halep’in en önemli ihraç malı olmuştur. 1500’lü yıllardan itibaren Venedikliler, İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar Halep’te konsolosluklar ve acenteler kurmuşlar. Osmanlı’da ilk mason locası da Halep’te kurulmuş. Osmanlı arşivlerinde yer alan hicri 1304 tarihli bir vesikada, Halep’te İngiliz konsolosu Handerson’un riyasetinde Farmason Locası namıyla bir gizli teşkilat kurulduğu bildirilmektedir. Arap harfleriyle ilk matbaa İstanbul’dan önce Halep’e uğramıştır. Osmanlı’da ilk kanun mecmuası olarak bilinen Mülteka’nın müellifi İbrahim Halebi, Halep’lidir.

Osmanlı şehirciliğinin klasik bir örneği olan şehir Fransız imar planına göre yeniden şekillendirilmek istense de en önemli özelliklerinden biri de Kayşani ismindeki taş cinsi yapılarda kullanılmaya devam etmiş.  Halep kalesi, hanlar, hamamlar, çarşılar, camiiler, medreseler bu taşlardan yapılmıştır. Yıkıntıların arasında görmüş olduğunuz çok katlı evlerde bile taş kaplama yapmaya devam etmektir. Selçuklu, Eyyubi, Memlük ve Osmanlı izlerini taşıyan Halep, Bursa, Konya, İstanbul’un bir alaşımı gibidir.

Kale algısını değiştiren bu görkemli yapının karşısında durup dakikalarca izlediğim Halep Kalesi, önündeki kalabalık ve hareketlilik orta doğu’ya has bir ahengi gösteriyordu bizlere. Çarşıda pazarda Türkçe konuşan insanlara rahatlıkla rastlamış önemli sayılacak bir Türk nüfus, iki mahalle Kürt, Nusayri, Hıristiyan mahalleleri ile tam bir Ortadoğu sultanı algısı oluşturmuştu Halep bende.

Mevlana Celaleddin Rumu’nin Halep’deki medreselerde tahsil yaptığını.  Osmanlı şairi Nabi’nin, Halep’te doğmuş, sonradan da İstanbul’dan kaçması gerektiğinde yine Halep’e giderek, yirmi beş yılını bu Şehirde geçirdiğini, Tarihçi Naima Halep’te doğmuş ve büyümüş olduğunu, Celaleddin Bakır Çelebi’nin, Halep Mevlevi hanesinde dünyaya geldiğini, Halveti tarikatı velilerinden Ahmed Hammami’nin mezarı Halep’te olduğunu gurula anlatmıştı rehberimiz Fatma bizlere.

Aşık Emrah’ın sevdiğini Halep’te aramış  Kerem’in Aslı’nın ateşine Halep’te yanıp kül olmuş, asırlar önce..

Nazım Hikmet Ran’ın Otobiyografisinde ‘üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim’ dizesi ile İçinden geçtiğini anlatmıştı Halep’in.  Benim’se, bir gün ve bir gece suren kısa seyahatim sırasında uğradığım Halep’ten ayrılırken dudaklarımdan dökülen Aşık Ömer’in “İşte geldim gidiyorum şen olasın Halep şehri” beyit’iydi. Oysaki, şimdi Kalesi’ni, Kapalı Çarsısını, Bimaristanı’nı, dar sokaklarını, Zekeriya Peygamberin kabrin in’de bulunduğu Küçük Emevi Camii dedikleri Zekeriya As Camisini, Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Büyük Selçuklu Devleti ve Fransızlardan önce Osmanlıların derin izlerini bombalanmış enkazlar arasında izlediğim videolardan ölü bedenlerden kan revan insan bedenlerinin arasından bulmaya çalışıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir